1 Eylül 2019 Pazar

Büyük Taarruz Turu, 2019

Senelerdir kendime verdiğim sözdü: Büyük Taarruzun ayak izlerinden gidecektim! Sonunda başardım. Ne Mutlu Türküm Diyene!!!

Turgut Özakman' ın Diriliş - Şu Çılgın Türkler - Cumhuriyet 1 ve 2 - Şu Çılgın Türkler Kıbrıs kitaplarını okumuştum. Nutuk okumuştum. İlber Hocanın, İlker Başbuğ' un, Yılmaz Özdil' in Mustafa Kemal kitaplarını okumuştum. Bir süredir İzmirli olduktan sonra kendimi bu seyahate hazır hissettim. İşgal altında tam 3 yıl 3 ay 24 gün kalmış, mücadelenin sembolü İzmir! Türkiye denince akla gelen ilk şehir İstanbul değil, İzmir olmalıymış...

www.buyuktaarruz.org web sitesi bana esin kaynağı oldu. Rotamı onların önerilerine göre belirledim. Ancak 15 gün yerine sadece 2 günüm olduğu için bazı noktaları ziyaret edemedim.

30 Ağustos günü Seferhisar'dan 08:00 de Vespamla çıktım. Taarruzu tersten gideceğim. Önce İzmir, 50km. Konak Meydanında Hasan Tahsin Anıtına gittim, 9 Eylülde sancak çekilen Hükumet Konağını bir süre bulamadım ancak sonunda restore edildiğini anladım. Dışına kocaman bir perde takılmış ve etraftaki panolara bakılırsa aslıyla ilgisi olmayan modern bir ucubeye dönüşmek üzere.. İçim sızladı. Belkahve için yol sordum, tarife itiraz edecek oldum, genç arkadaş "İzmirliyim ben! Atatürk'ü bilirim!" deyiverdi... Ne varsa İzmir'de var.
 


Sırada Belkahve var, 72km. Anadolu'dan gelirken denizi ilk gördüğünüz yer! Süvariler İzmir'e girerken Mustafa Kemal'in izlediği, Kadifekale'ye sancak çekildiğinde İsmet Paşaya "artık bunu ancak şekerli Türk Kahvesi tatlandırabilir, silahlı mücadele bitti, artık diğer işlere (cehalete karşı savaş) bakacağız" dediği yer... Güzel bir anıt var, hala İzmir'i izliyor, "bu şehre bir şey olacak diye çok korktum" diyecek kadar İzmir'i seviyor, sonunda İzmir'e damat geliyor :) Tesis çok temiz, bakımlı, görevliler fevkalade ilgili, bilgili, benimle birlikte heyecanlandı, işgal günlerinin ve sonrasının eski fotolarından güzel bir sergi vardı, defalarca gözüm doldu. Daha sonra cephe görünümlü bir odaya aldılar, iki adet üçer dakikalık belgesel izledim, görevli geldiğinde hala gözlerimi kuruluyordum. Bu memleket ne şartlarda kazanılmış! Hak edilmiş! Bizim yahu! Belkahve' yi tanıttılar, o zaman Yunandan saklanan bezlerin kırmızıya boyanarak üzerine derme çatma ay-yıldızın dikildiği dönemin bayraklarından birini gördüm. Duvarlara resim takılmayan bir dönemde Mustafa Kemal için hazırlanmış eski yazılı duvar işlemesini gördüm. Sürekli değişik versiyonlarla İzmir Marşı ve benzerleri fonda duyuluyordu. Üst bölüme geçtiğimizde hoş bir sürpriz vardı, Atatürk ile birlikte kahve içtim :) Kitapları gördüm, kitaplıktan girilen arka odadaki toplantı masasını, haritayı gördüm. Aynı çeşmeden soğuk su içtim. Çok etkilendim.... İzmir'in Anadolu ile iritibatı Yunan engellemesi nedeniyle çok zayıf. Askeri bazı hareketler var ancak henüz ordu yok, Türk kavramı yok, olan biteni hep Kemal'in Askerleri yapıyor. İşte bugün "Mustafa Kemalin askerleriyiz" sloganı böyle doğuyor, yine İzmir, hep İzmir..
Keşke İzmir yönünden gelirken araçla duble yolun diğer tarafına kolay geçiş sağlansa...
 

Gece konaklamak için Nif' e (bugünkü adıyla Kemalpaşa) gitmiş, yattığı odayı gördüm. Binanın tamamı muhafaza edilebilseydi daha güzel olurdu, sadece odası korunmuş. 82km deyim.

 



Buradan Salihli' ye geçtim, 151 km, Lidyalıların başkenti Sart ören yerini gezeceğim. Köy kahvesinde 250 çeşit yerel gazozu görünce deneyesim geldi. Hazır durmuşken Cuma namazını cemaatle kıldım, maalesef hutbede yine Mustafa Kemal diyemediler :( Efes kadar ciddi bir ören yeri, kalıntılar oldukça iyi durumda, bilgi panoları var, temiz, bakımlı, müzekart kullanılıyor, turist kafilelerine rastladım. Sart Gymnasium içinde Türkiye'de ilk defa bir sinagog harabesi gezdim. Aynı coğrafyada aynı anda pagan - hristiyan - ezan sesiyle islam dinlerinin duygusunu Efes'ten sonra ikinci defa yaşadım. Ne güzel bir Türkiyemiz var...

 

Uşak'a geldim, 288km. Atatürk Evi ve Etnoğrafya Müzesini arıyorum, hiç bir yönlendirme tabelası yok, motor kullanırken navigasyona bakamıyorum, sorduğum genç-yaşlı-esnaf-öğretmen kimsenin haberi yok, bilgisi yok, çok yazık... Sonunda buldum, kibar bir görevlisi var, iyi durumda, temiz, bakımlı, arada bir ziyarete gelenler oluyor. Trikopis'in kılıcını teslim ettiği anın balmumu heykellerle canlandırması var. Sergilenen eşyalar, yatak odası, çalışma odası, kabul odası, toplantı odası derken orjinal haliyle muhafaza edilebilmiş.
Gençliğe Hitabeyi biliyoruz ancak burada Nutuk'tan ilave bir alıntı daha yapılmış:
"...bu söylevi verdim. Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmişsem kendimi mutlu sayacağım." Şimdi düşünmek gerekiyor, yeterince uyanık mıyız? Söylenen riskler gerçekleşmiş mi?
 




Sırada Zafertepe var (368 km), yol üstünde Dumlupınar Şehitliğine (1266 metre rakımlı) uğradım, kalabalıktı, çoluk-çocuk, başörtülü-örtüsüz, arabayla-motorla, tek veya kafile ziyaretçiler vardı. Kabirlerin üzerinde şehit oldukları yaşları görünce duygulandım, 17 yaş (çocuklarım gibi) - 50 yaş (benim gibi).... Babasının ölü bedenini taşıyan oğlunun anıtı etkileyiciydi, oğul İzmir'e ilk girenlerden, orada şehit düşüyor, eve dönen yok... En üste çıktığınızda ova uçsuz bucaksız, dalgalanan sancağın sesi duyuluyor, gözünüzde savaş anı canlanıyor. Fatiha okudum, ağladım. Sancak ve Anıt gece vakti aydınlatılmalıymış, karanlıklarla savaşanlar karanlıkta kaybolmamalılar...
 

 

 Yakınındaki Şehit Sancaktar Anıtına gittim. Başkomutanlık Meydan Savaşından sonra sahayı dolaşırken Mustafa Kemal askerin şehit düşmesine, üzerinin moloz, ceset dolmasına rağmen sancağı elinden bırakmadığını görür, duygulanır, "meçhul asker anıtının formu bu olmalıdır, buraya dikilmelidir" der. 1924 te anıtın temel atmasına bizzat katılır, 1927 de anıt açılır, 1964 te başka yere daha modern bir anıt düşünülür ve bu yıkılır. Bölge komutanının ısrarıyla orjinal anıt aynı yere 1979 da tekrar dikilir. Böylesine anlı şanlı tarihin olur da nasıl bu kadar aymaz, bu kadar cahil olursun? Neyse ki düzgün insanlar var, anıt bugün yerli yerinde, ziyaretçileri de vardı. Temiz ve bakımlıydı.
 

Şimdi esas anıta geldim, Zafertepe, şimdiki adıyla Zafertepeçalköy. Akşamüstü oldu, SoloTurk, TurkYıldızları gösteri uçuşlarını ve töreni kaçırmışım. Çok ziyaretçi vardı. Devasa sancak güçlü rüzgarda şahane dalgalanıyordu. İç ve dış düşmanların her zaman olacağını temsil eden irili ufaklı üçgen biçimli parçalardan oluşuyor, aynı zamanda meşale görünümü var, çatılmış silahlara benzetilmiş. Savaşı buradan yönetmiş, çok duygulandım. Temiz, bakımlı, bilgi panoları var.

 

30 Ağustosta Kocatepeye ulaşamadım, bu gece Afyon' da yatacağım, yarın Kocatepe - İnönü planlıyorum. Kocatepe, 455 km, yol üzerinde Yüzbaşı Agah Efendi Şehitliğini ziyaret ettim. Buradan 1874metre rakımlı Kocatepe'ye tırmandım. Olağanüstüydü, geldikleri yolu gördüm, içine girdikleri sipere ben de girdim, ovaya baktım, günbegün harekatı anlatan yazıtları okudum, komutan künyelerine hayran oldum. Hele 3 Mustafa var ki: Mustafa Kemal Atatürk, Mustafa İsmet İnönü, Mustafa Fevzi Çakmak... Asgari iki yabancı lisan konuşan, entellektüel, eski yazıdan Kur'an okuyabilen, cephede akşamları Kur'an dinleyen,
harekata başlarken dua eden bu insanlar sayesinde bugünün Türkiyesine gelebildik. Aradan geçen Demokrat Parti - Anavatan Partisi - AKP yıllarında maalesef 1930 lu yılların ekonomik - entellektüel ikliminden uzaklaştık.
Çanakkale'ye gidildiği kadar buralara da gelinmeliymiş.
Her okulun müfredatında bu gezi, hiç değilse Afyon şehitlik ziyareti olmalıymış.

 

 

Ver elini İnönü, 630km, savaş karargahı müzesini büyük zorlukla bulabildim, kimsenin haberi yok, kadınlar hala çarşaflı, erkekler kahvede miskince oturuyor. 31 Ağustos Cumartesi günü Bakanlığa bağlı müze maalesef kapalıydı, içini göremedim. Yönlendirme tabelaları koyulmalı.

Esas şehitliğin nerede olduğunu da bilen yok. TripAdvisor' da çoğu nokta kayıtlı değil. Yönlendirme tabelaları çok eksik. Keşke bir aplikasyon üzerinde bugün ziyaret edebileceğimiz Kurtuluş Mücadelesinde özelliği olan noktalar, konumları, görselleri, hikayeleri bulunabilseydi, dileyenler geçeceği güzergaha göre (yakınımdaki yerler gibi) bu noktaları rota haline getirebilseydi.

Sonunda Bozüyük civarında İnönü Şehitliğini buldum, görevlisi kibar ve ilgiliydi. Temizdi, bakımlıydı. Metristepe' yi onlar bana tarif ettiler.
 

Metristepeye sadece Eskişehir yönünden gelirken bir yönlendirme tabelası koyulmuş, zor buldum, dağ başında el yordamıyla aradım. Görevlisi yoktu, fevkalade bakımsızdı, içeride koyun otlatılmış ve anıtın üzeri dahil her yer bok doluydu. Çok sayıda gönder direği olduğu halde sadece asıl sancak çekiliydi.
Kabirlerdeki isimleri dikkat edin lütfen: Hepsi Mehmet! Kim olduğunu tayin edemedik, 4200 şehit için bir düzine kabir.. Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır!
Buraya da aydınlatma yapılmalı.
  

 

Bu rotanın doğal sonu Ankara' da eski meclis, karargah olarak kullanılan istasyon binası, Çankaya Köşkü ve tabii ki Anıtkabir olmalıydı. Artık İstanbul' a dönüyorum. Sakarya Savaşı yöresini bu sefer de göremedim. Eve dönüşte 926km oldu. 240 TL yakıt, 90 TL otel, 120 TL yemek derken hepsi 450 TL tutan manevi değeri paha biçilmez bir turdu...

Vatan uğruna canlarını feda eden şehitlerimizden, onlara liderlik eden komuta heyetinden, Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsında Cumhuriyet kuranlardan Allah razı olsun, nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun.

Emanetiniz bizimdir, Bursa Nutkunda, Gençliğe Hitabede belirtildiği gibi gözetilecektir...
Ne Mutlu Türküm Diyene!!!

19 Ağustos 2019 Pazartesi

KRİZ / Henry Kissinger / 2003 / kitap yorumu

Kanımca Uluslararası İlişkiler-Siyaset öğrencilerinin okuması gereken bir kitap. Arap-İsrail Savaşı ve Vietnam Tahliyesi dönemindeki görüşmeleri aktarıyor. Diplomatik lisan, devletlerin ilişkileri, dünyanın işleyişi hakkında ipuçları içeriyor.

İSRAİL - ARAP SAVAŞI

ABD ve SSCB yi yaramaz çocukların (İsrail, Mısır, Suriye) velileri ve diğer ülkeleri de apartmandaki komşular gibi düşünebilirsiniz. Çocuklar kavgaya tutuştuğunda tipik ebeveyn önce kavgayı bitirir ve sonra muhasebeyi yapar, değil mi? Bu örnekte öyle olmuyor....

1970 li yıllar, kırmızı hat var, internet-cep telefonu vb yaygın değil. Soğuk Savaş yılları... Nixon zamanı, bir tarafta Watergate iç siyaset krizi yaşanıyor, bir tarafta Vietnam kaosu devam ediyor, şimdi bir de YomKippur Savaşı başlıyor. ABD, İsrail'i yatırım yaptığı bir şirket gibi görüyor. Mısır ve Suriye ile diplomatik ilişkisi yok, bu iki ülke SSCB yörüngesindeler. Süper Güçlerin Orta Doğu ajandaları farklı. Petrol, taktik silahlarda üstünlük yarışı, diplomatik avantaj arayışı.. SSCB de Brejnev zamanı, 1962 Küba Krizinden sonraki günler.

Birleşmiş Milletler kurulmuş, Güvenlik Konseyi veto hakkına sahip 5 ülkenin liderliğinde, bir de Genel Kurul var. NATO görevde, Avrupa Birliği henüz yok, Almanyalar daha birleşmemiş... Hiyerarşi her hükümette belirgin, ABD de çeşitli ülkelerin farklı birimleriyle doğrudan bağlantısı olan bakanlıklar var, iletişim kolay değil, saat farkları sıkıntı yaratacak ölçüde belirgin.. İsrail ve Araplar birbirleriyle hiç bir zaman doğrudan temas etmiş değiller. Daha önce 3 savaş olmuş ve İsrail hep üstün gelmiş.

Askeri açıdan İsrail ABD teçhizatlı, az nüfuslu, küçük bir ülke. Arap ülkeleriyle çevrili, tecrit edilmiş, 1948 de kurulduğundan bu yana sürekli risk altında yaşamış, henüz 25 yıllık bir devlet. Suriye ve Mısır SSCB teçhizatlı, önceki yenilgiler nedeniyle gururları kırık, nüfus zengini, Arap devletlerinden destek bekleyen ülkeler. Mısır Süveyş Kanalı nedeniyle uluslararası önemde.

Savaş Müslümanlar için Ramazan ayının 10. gününde, Yahudiler için Bayram gününde iki cepheden birden baskın olarak başlıyor. İlk hafta Arap üstünlüğü var. Önce SSCB nin Araplara teçhizat-silah desteği başlıyor, bir süre sonra ABD de İsrail'e benzer destek sağlıyor. İkinci haftadan itibaren İsrail avantajı yakalıyor. Üstün durumdaki ilkeler ateşkesi istemiyor, savaşın sonunda İsrail, Mısır' ın 3.Ordusunu kuşatınca pazarlıklar hızlanıyor.

ABD ve SSCB savaşın başlamasına rağmen doğrudan ateşkes istemiyorlar, BM toplantısına bile mesafeli kalıyorlar. Her iki taraf da savaşanlardan birinin üstün duruma geçmesine zaman tanımak istiyor!

BM Genel Kurulu yerine, Güvenlik Konseyi toplantısını tercih ediyorlar. Toplantıya kimin davet edeceği, toplantının zamanı, toplantının gündemi, karşılıklı pozisyonlar, sürecin işleyişi hep müzakere konusu ediliyor.

Toplantıdaki bir soruya verilecek cevap alternatifleri diplomatik lisan hakkında ipucu veriyor:
Cevap vermeyelim, söz istemeyelim, söz alalım ama başka bir konuda konuşalım, bu konuda konuşalım ama özetle hiç bir şey söylemeyelim;
bir tasarı varsa pozisyonumuz veto etmek, veto etmemek, karşı çıkmak, karşı çıkmamak, sessiz kalmak, desteklemek, çekimser oy vermek...

Aralarında anlaşıyorlar, tiyatro performansı sergileniyor, İngiliz - Fransız - Çin delegasyonu yoklanıyor. Odak kısa vadede yaşanan savaş olmalıyken, ABD-SSCB ilişkileri ve uzun vadede çıkar çatışmaları oluyor. Piyonlar savaşıyor, insanlar ölüyor... Bu arada tasarılardaki - konuşmalardaki - bildirilerdeki kelimeler özenle seçiliyor, çeşitli kademelerde onaylanıyor, duyuruyu kimin - nerede - ne zaman - hangi medyayla yapacağı belirleniyor. ABD içinde başkan - senato - Demokrat / Cumhuriyetçi - Yahudi Lobisi - bakanlıklar arasında görüş farkları, çıkar çatışmaları, muhalefet yaşanıyor.

Oyalama-erteleme taktikleri tartışılıyor, saat farkları, iç siyaset, gereksiz sorularla yazışmaların uzatılması, yanlış anlamalar, sözde yanlış anlamalar, yüzyüze konuşma talepleri, "başkana soracağım" tavrı, toplantıya geç kalmalar, vaktinde başlamak ama oylamayı geciktirmek için meşgul etmek, istihbarat paylaşımları-farklılıkları, ....

ABD, İsrail'in destek çağrısına hemen cevap vermiyor, mecbur kalınca artan tempoyla hava köprüsü kuruluyor. Başlangıçta EL-AL sivil uçaklar kullanılıyor, yetmeyince kiralık uçak aranıyor ama hiç bir firma savaş bölgesine uçak yönlendirmek istemiyor, sonunda ABD nin C130 nakliye uçakları devreye giriyor, bunlara İsrailli pilotlar isteniyor, yakıt ikmali nedeniyle Portekiz açıklarındaki Azor adalarındaki üs kullanılıyor, bu da çeşitli onay prosedürü nedeniyle gecikmeler yaratıyor. Bir kere köprü kurulduktan sonra İsrail savaş sonundaki asi tavra girdiğinde kesmek kolay olmuyor.

Ateşkesi sağlamak için SSCB askeri fikrine ABD itiraz ediyor. Asker yerine gözlemci isteniyor. BM gözlemcilerinin ülkeleri de sorun oluyor, demir perde ülkeleri ve NATO üyeleri istenmiyor, Afrika vb ülkeler konu ediliyor.

İsrail kanalın Mısır tarafına geçtikten sonra savaşın seyri değişiyor. Kuşatılan Mısır ordusunun imhası ABD ve SSCB nin işine gelmiyor. İsrail ise mutlak darbe için ısrarcı. Ateşkes sağlansa bile yetmiyor çünkü çölde açlık-susuzluk var. Konvoy geçişlerine izin verilmiyor. Sonunda izin verildiğinde TIR şoförlerinin İsrail bölgesinde Mısırlı değil, BM - İsrail şoförü olması isteniyor. Abluka kaldırılırken askeri mühimatın imhası tartışma konusu oluyor.

VİETNAM TAHLİYESİ

ABD iç siyasetinde abartılı muhalefet olan bir dönemde yaşanıyor. Nixon' dan sonra yeni başkan Ford oluyor. Tahliye için gereken parayı kongre bütçeye koymayı red ediyor. Watergate sonrası çıkan yasalar başkanın re'sen hareketini çok kısıtlıyor. Saat farkı oldukça fazla. Kuzeyin ilerlemesi devam ediyor, Güney yetersiz, Saygon düşmek üzere. Saygon'a çok yakın mesafedeki Kamboçya' da Kızıl Kimmerler sorunu var. Saygon Havaalanı giderek emniyetsiz bir hal alıyor. ABD kuvvetleri ve devlet mekanizması arasında uyumsuzluk var, koordinasyon zayıf. Zamana karşı yarış başlıyor.

Tahliye sadece personel için değil, yüksek teknolojili ABD askeri malzemesini de komünistlerin eline geçmeden çıkarmak gerekiyor. Havaalanı tehdit altındayken kısa süreli bir ateşkes sağlanıyor ancak kapasitenin sınırlı olduğu ortaya çıkınca kurtarılmayı bekleyenlerde panik başlıyor, piste hücum edince uçaklar inemiyor. ABD li personel kadar ABD yi destekleyen Vietnamlılar da var. Tarihin en büyük helikopterli tahliye operasyonunda bir gecede 7000 kişi kurtarılmış, uçaklarla birlikte 50.000 kişi, daha önce kaçanlarla birlikte ABD ye göç edenler 138.000 kişiye ulaşmıştır. Bu insanlar için yıllarca sürecek milyarlarca dolarlık ABD ye uyum programları düzenlenmiştir.

ABD elçiliğindeki kayıtlara göre tespit edilen yaklaşık 30.000 işbirlikçinin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Yıllar boyunca deniz yoluyla kaçmaya çalışan 400.000 kişinin akibeti belirsiz.

Vietnam'da yaşadığım 6 ay boyunca izlenimlerimi seyahat sekmemde bulabilirsiniz, konuyla ilgili bulduğum bazı linkleri paylaşıyorum:

https://www.rotadisi.com.tr/saygon-kacis/

https://www.rotadisi.com.tr/category/vietnam/

https://daha-iyisini-yapabilirmiyiz.blogspot.com/2017/05/vietnam-amerikan-etkisi.html

https://daha-iyisini-yapabilirmiyiz.blogspot.com/2015/03/israil-izlenimlerim-mart-2015.html

https://daha-iyisini-yapabilirmiyiz.blogspot.com/2015/02/start-up-nation-israil-kitap-ozeti.html

https://daha-iyisini-yapabilirmiyiz.blogspot.com/2015/02/israil-turkiye-karslastrmal-kalknma.html

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Atatürk Etkisi / Sinan Meydan / 2018 / kitap özeti

Atatürk Etkisi haklıdır, halklıdır. Fikir ve eylem bütünlüğüdür. Kuldan birey, ümmetten millet, saltanattan cumhuriyet yaratmıştır. Kurucu ve kurtarıcıdır. Gençliğe Hitabede belirtildiği gibi   "özel" birini beklemeyeceğiz, biz yeteriz!

II.Abdülhamit mi?
Döneminde Osmanlı 1.600.000 km2 ye yakın toprak kaybetti. Yabancılara toprak satıldı.
Halifelik kozuna rağmen İslam Birliği sağlanamadı.
Düyunu Umumiye ve Jandarmalı Tütün Rejisine engel olunamadı.
1854-1914 arasında 42 dış borç anlaşması yapıldı.
Yerli bir tek şirket kurulmadı. Herşey "imtiyazlı" yabancı şirketlere teslim edildi.
Demiryolu yapacak şirketlere "kar garantisi" verildi.
Köylü - asker perişandı, donanma çürütüldü (adaların kaybedilmesine kadar tesiri oldu).
İstibdat-sansür-jurnal düzeni geldi, 30 yıl sürdü.

210 yıllık birikimi yok saymak, 142 yıl geriye dönmek
24 Haziran 2018 itibariyle Türkiye cumhuriyetten meşrutiyete geri döndü.
210 yıl önce 7 Ekim 1808 de II. Mahmut döneminde Sened-i İttifak yapıldı.
142 yıl önce 23 Aralık 1876 da II. Abdülhamit Kanuni Esasi ile Meşrutiyeti başlattı.
Bugünkü anayasamız oldukça benzer yetkileri tanıdı..
Bu dönemde sarayın uleması, bürokratları, paşaları oluştu.
Dayanağı yoksul-dindar halktı; şeyh-şerif-seyit-üfürükçü-tarikat hortladı.

Osmanlı böyle battı
Osmanlı'da, daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, yani 15.yüzyılda altın ve gümüş darlığı başlıyor. 1550 den sonra devlet akçeyi sürekli küçültmek zorunda kalıyor.
İlk büyük kıtlık 1494-1503 arasında yaşanıyor. Son büyük kıtlık 1873-1875 arasında görülüyor.
Kapitülasyonlarla yabancılara sadece ticari-ekonomik değil, aynı zamanda kültürel-dini-hukuki ayrıcalıklar da veriliyordu. Baltalimanı Anlaşması İngilizlerle yapıldı ancak öteki devletler de yararlanabilecekti!
1854-1875 arasında 21 yıl içinde 15 anlaşmayla kabaca 237.000.000 lira borçlandı ancak eline ancak 127.000.000 lira geçebildi...
1914-1922 arasında toplam enflasyon %1200-1700 civarındaydı!!

17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşmasıyla kapitülasyonlar sona erdi. 1924-1938 arasında Türkiye' nin büyüme hızı %8 in altına düşmedi, enflasyonsuz ve çok az borçla kalkındık. 1923-1938 arasında 11 yıl bütçede gelir-gider denkliği sağlandı, 3 yıl ise gelir, giderden fazla çıktı. Merkez Bankasında altın ve döviz biriktirdik.

Bedelli askerlik, bedelsiz yurtseverlik
1846 da Bedel-i Şahsi uygulamasıyla askere gitmek istemiyorsan yerine birini gönderebilecektin.
1865 te Bedel-i Nakdiye geçildi.
Osmanlıda askerlik konusunda hep "eşitsizlik" ve "adaletsizlik" vardı.
1909 da İstanbul halkının da (müslüman ve diğerleri) askerlik yapması istendi.
1914 te Osmanlı hanedanı dışında kalan her erkeğin askerliği istendi. Bedelli devam ediyordu.
Kurtuluş Savaşında bize bu vatanı bırakanlar kodamanlar değil fakir yurtsever Anadolu insanıydı.
Atatürk'ün "Memleketin gerçek efendisi köylüdür" sözünün arka planı işte budur, sadece çiftçilik değil, senelerce kanıyla bu toprakları vatan yapanlara şükran ifadesidir.

Çanakkale - Kut - Kudüs - Afrin - Halep - Katma
Churcill, Mustafa Kemal için "kaderin adamı" demişti.
Kut Zaferi siyasi bir sonuç üretemediği için arka planda kalmıştır.
Kudüs 11 aralık 1917 de düştü, tam yüz yıl sonra Trump Kudüs'ü İsrail' in başkenti ilan etti!
Emperyalistten müttefik olmaz.
Liman Von Sanders'in ve özünde Enver Paşanın hatalarıyla dağılan orduyu Halep'te Mustafa Kemal tekrar düzene sokuyor.

Fahreddin Paşa'dan İsmet Paşa'ya kutsal emanetler
Sevr hükümlerine rağmen kutsal emanetleri Arap yağmasından korumak gayesiyle Fahreddin Paşa teslim olmadı, direndi. Sonuçta Medine düştü, emanetler trenle İstanbul'a ulaştırıldı ancak daha sonra Anadolu'nun müdafaasında kullanılacak nice asker telef oldu.
16 Mart 1920 de İngilizler İstanbul'u işgal ettiğinde Kuvayi Milliyeciler Topkapı Sarayındaki kutsal emanetleri İngilizler ele geçiremesin diye alıp sakladılar.
Lozan'da tüm ısrarlara rağmen İsmet Paşa geri adım atmadı ve kutsal emanetler bizde kalabildi.

Milli mücadelenin direniş ruhu
Milli Birlik, partisizdi fakat tek değil çok sesliydi. Bölücü değil, birleştiriciydi.
Emperyalizme, saraya/sultana, cehalete/bağnazlığa karşı verilen mücadeleydi.
Diktatörlük aldatmacası: Kendi isteğiyle süreli yetki istedi, meclis istediği zaman verdiği yetkiyi geri alabilecekti, meclis bu yetkileri 3 defa daha oylama yaparak uzattı, son uzatma Büyük Taarruz öncesindeydi ve "süresizdi", buna rağmen kendi isteğiyle yetkilerini meclise geri verdi. Hangi diktatör bunları yapardı?
Sakarya zaferdi, cumhuriyetse fikir..
1071 de Malazgirt ile vatan yapılan bu topraklar 1918-1922 arasında emperyalist işgal altındaydı ve Sakarya Zaferi - Büyük Taarruz ile tekrar vatan yapıldı.

Hedefteki Lozan
Yeniden meşrutiyete dönmek, aynı zamanda laik ulus devletten kurtulmayı gerektirir. Bu nedenle Lozan hedeftedir.
İtilaf devletleri Lozan öncesinde bizi Kurtuluş Savaşı galibi değil, I. Dünya Savaşı mağlubu olarak görüyordu.
Karşımızda Balkan Bloğu-Birleşik Avrupa Cephesi vardı, yalnız başımızaydık.
Başkan tayinini Atatürk yaptı, istememesine rağmen İsmet Paşayı görevlendirdi.
Ülke içindeki sıkıntı ve çalkalanmalar nedeniyle Atatürk bizzat katılmak istemedi, yakından takip etti.
İsmet Paşa Meclis tarafından belirlenen talimatlara sadık kalarak görüşmeleri sonuçlandırdı.
Haim Naum Efendi heyette hahambaşı olarak değil, lisan-ekonomi bilgisi nedeniyle yer alıyordu.
İsmet Paşa sair tehdit ve karalamalara rağmen Türkiye'yi fevkalade temsil etti.
Parola her zaman "tam bağımsızlıktı".
Görüşmelere talimata aykırı taleplerde ısrar üzerine İsmet Paşa ara verdi, ordu alarma geçti, İzmir limanındaki Fransız gemileri kovuldu, İzmir İktisat Kongresi düzenlendi.
Halifelik konusunu İsmet Paşa "iç mesele" olarak değerlendirerek tartışmaya açmadı.
Avrupalılar (Türkiye ve Yunanistan hariç) Lozanı geç (1924, 1926) onayladılar, yeni cumhuriyetin dayanamayıp yıkılmasını umuyorlardı.
ABD gözlemci olduğu için anlaşmayı imzalamaya hak sahibi değildi. ABD ile yine Lozan' da 6 Ağustos 1923 te bir anlaşma imzalandı ancak Senatoda 6 oy farkla red edildi.
Lozan süreli bir anlaşma değildir, Türkiye Cumhuriyeti var oldukça Lozan var olacaktır.

Musul, Batum, Hatay, Kıbrıs, Mısır, Libya  Lozan' dan önce elden çıkmıştı. Lozan'a giderken Çanakkale ve İstanbul işgal altındaydı. Karaağaç bizde değildi. Ege adaları ve 12 ada 10 sene önce verilmişti. Musul'u Lozan'da kaybetmedik, 1918 de işgal edildi, 1925 te Şeyh Sait İsyanı vb neticesinde 1926 Ankara Anlaşmasıyla kaybettik.
Lozan'da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan adaları ve Anadolu'ya 3 milden yakın mesafedeki ada-adacıkları aldık, Meis'i kaybettik. Yunanistan' a bırakılan adalarda hiçbir deniz üssü kurulmamasını sağladık. İstanbul'u kurtadık, Karaağaç savaş tazminatı olarak alındı. Lozan'da çözülemeyen Boğazlar ve Hatay konularını Atatürk daha sonra çözümleyerek Lozanı tamamladı. Misakı Milli sınırları dünyaya ilan edildi.
Lozan ile kapitülasyon bitti, çağdaş-laik hukuka geçildi. Saltanatın kaldırılması, mübadele ve laik hukuk birliği, peşinden cumhuriyetin ilanıyla Türk Ulus Devleti kuruldu.

Lozan I. Dünya Savaşından sonra imzalandığı halde 95 yıldır hala geçerli olan dünyadaki tek antlaşmadır. Lozan güncellenemez çünkü süreli değildir, ikili değil çoklu imzalanmıştır, kurucu belgedir-Türkiye'nin üniter yapısı değişmedikçe geçerlidir.

Türkiye'nin elini zayıflatan Lozan değil daha sonra yapılan ikili antlaşmalardır. 1950-1960 arasında Adnan Menderes-Demokrat Parti döneminde 54 adet ikili antlaşma yapılmıştır.

Yeni Türkiye
Osmanlıdan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetine Atatürk "Yeni Türkiye" demiştir.
CIA görevlisi Samuel Huntington 1996 da Medeniyetler Çatışması isimli kitabında "Yeni Türkiye" derken Atatürk mirasını açıkça red edecek bir lider bekliyor, siyasal-dinsel meşruluğu kendinde toplayan (halife gibi) bir oluşum istiyor. Yeni Osmanlı olarak tarif edilebilir.
CIA Ortadoğu masa şefi Graham Fuller 2007 de Yeni Türkiye Cumhuriyeti isimli kitabında Atatürk ve kazanımlarını açıkça eleştiriyor, mevcut yönetimi övüyor, Kadir Mısırlıoğlu çizgisinde ılımlı islamı istiyor.

Köy Enstitüleri
17 Nisan 1940 ta mecliste oybirliğiyle kabul edilmişti. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmamıştı (Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü gibi). Eğitim içinde üretim, üretim içinde eğitim formüllüydü, 21 enstitü kurulmuştu, İsmail Hakkı Tonguç'un eseridir. Uygulama esaslıydı, kuruluş harcaması devlettendi ancak sonrasında kendi üretimiyle yaşardı. Kültür, sanat, spor, yöre şartlarına göre çiftçilik, meyve-sebze, arıcılık, hayvancılık, vb serbest içerikliydi. Kuruluşundan 14 yıl sonra Demokrat Partinin çabalarıyla 1954 te kapatıldı ve imam-hatiplere dönüştürüldü.

Demokrat Parti zamanında ölçüsüz bir ABD yakınlığı başladı, çok sayıda ikili antlaşma yapıldı, hibeler-krediler derken uçak fabrikaları kapatıldı, ABD üsleri kuruldu, IMF geldi. Yandaş medya ve muhalefete sansür tavan yaptı.

Mussolini - Hitler
"Bir defa iktidarı aldıktan sonra onu asla vermeyeceğiz. Bakanlıklardan bizim ancak ölülerimizi çıkarabilirler." Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels, 1932.
I. Dünya Savaşı sonrası komünizm endişesiyle sanayici ve toprak sahipleri faşizmi desteklediler. Faşistler demokrasiyi araç olarak gördüler ve bu destekle iktidara geldiler. Dış mihrak suçlamaları, kadının esas rolünün annelik olması, dini dayanak almaları, imparatorluk hayali, kendi milis teşkilatı, ırkçı ve yabancı düşmanlığı gibi ortak noktaları vardı.