13 Eylül 2017 Çarşamba

Hayvan Çiftliği / George Orwell / 1945 / kitap özeti

İnsanların Kapitalist sistemde sermayedarı temsil ettiği bir düzlemde proleter hayvanların devrim çabası anlatılır. Çift taraflı bir eleştiri vardır. Zamanın soğuk savaş - demir perde - SSCB modeline göndermeler hissedilir. Bir çeşit sistemden devrimle diğerine geçiş ve maalesef diğerinin de ilkine benzemesiyle sonuçlanan üzücü bir masaldır.

Hayvanların arasında Domuzlar daha akıllıdır, beceriklidir, lider tabiatlıdır. Hayvanların arasında mevcut düzenden şikayeti olmayan "işbirlikçiler" vardır. Bazıları söylenenleri anlayacak kadar kıvrak zekalı değildir, bazıları okuyamazlar dolayısıyla değişimi fark etmekte zorlanırlar. Hepsi "eşitlik" hayaline tutkundur.

Devrim insanların (sermayedarın, kapitalistin) kötülenmesi ve hayvanların (üretimin, üretimden gelen gücün, proleterin) yüceltilmesiyle başlar. Devrim gerçekleşir. Artık tüm hayvanlar eşittir, hayvanlar birbirini öldürmeyecektir, safahattan kaçınacaklardır.

Zamanla ayrıcalıklar kazanılır. Domuzlar "düşün emekçisidir", hayvanlar için canla başla düşünmektedir ve dolayısıyla sağlıklarını korumak zorundadırlar (böylece daha uzun süre ve daha iyi hizmet edebileceklerdir).

Hepsini uzun süre meşgul edecek yel değirmeni inşası bir çeşit kara mizahtır. Proleter hayvanlar, sermayedar insanlara uygun bir eser için her zamanki işlerine ilave olarak çalışmak zorunda kalırlar. Daha iyi bir gelecek yanılgısıyla "aldatılmışlardır".

Domuzların kendi arasında bile fikir ayrılıkları vardır. Halk kim konuşursa ona inanmaya başlamıştır. Rutin törenler, söylevler, marşlar, bayraklar derken yeni sistem canlı tutulmaktadır.

Entelektüel olarak zayıf olan proleterlerin "demokrasi" kavramı içinde yanlış kararlar alma riskini önlemek zorundadırlar. Dolayısıyla karar verme zorluğunu "mecburen" domuzlar üstlenir.

İnsanların çiftliği geri alma saldırısı püskürtülür. Yaşananlar domuzları daha da özel kılmıştır. Artık "özel koruma" olan hırçın köpekler vardır. Lider daha az görülmeye başlamıştır, insanların hayatına yaklaşmaya başladığı görülür ama bu özverili ve sorumluluk isteyen hizmeti için kabul edilebilir bir iltimas olarak algılanır.

Komşu çiftlikler kimi zaman düşmandır, kimi zaman dosttur, kimi zaman onlarla alışveriş bile yapılır. Başlangıçtaki kurallar çiğnenirken yazılı metin zaman içinde kısım kısım değiştirilir, "iyileştirilir". Hafızalar yanılmaya başladığında, demagoji resmi tarihi dikte eder. İşler birazcık tersine gittiğinde cadı avı başlar, eski dostlar düşman ilan edilir, hainler yaratılır, yakalanır, idamla cezalandırılır. Artık korku hakimdir.

Proleterler eskisinden daha çok çalıştıkları halde kendilerini daha özgür hissetmektedir(!) Hala daha iyi bir dünya hayali vardır (... semavi dinlerin de benzer bir cennet söylemiyle geldiğini hatırlayalım...). Hayvanlar umutlarını asla yitirmezler.

Duvarda artık "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir" yazmaktadır.
İnsanlarla işbirliği ilerlemiştir, domuzlar arka ayakları üzerinde yürümeyi öğrenmiş, elbise giymiş, kağıt oynamaya ve içki içmeye başlamıştır. Bir gece insanlar ve domuzlar birlikte kutlama yaparlar, gürültüler artınca hayvanlar merakla cama yaklaşıp içeriye bakarlar.

Artık insanlarla domuzları ayırt edememektedirler!

.... Bugünün Türkiye' sinde benzer olayların (farklı kamplarda) sürüp gittiğini üzülerek görüyoruz. İbret alınacak bir "peri masalıdır".

8 Eylül 2017 Cuma

Ütopya / Thomas More / 1515 / kitap özeti

Ütopya isimli bir ada ülkesi anlatılır. Paranın kullanılmadığı, paylaşılan kaynaklarda rotasyonla çalışan vatandaşların üretiminin ortak depolarda biriktirilerek isteyenlere ihtiyaçları kadar dağıtıldığı, yokluk yaşanmayan mutlu ve müreffeh bir ülkedir. Devletin kasasındaki paranın üst sınırı vardır, bu sınır aşıldığında zenginlik vatandaşlarla paylaşılır. Özel mülkiyet yoktur. Hiç kimsenin hiç bir şeyi olmadığı halde herkes zengindir. Vatandaşlar belli dönemlerde kurayla oturdukları evleri değiştirirler, böylece her ev bakımlı olur.


Burada Evlilik kutsaldır, evlilik öncesi ilişki ve zina yasaktır. Yaşlılara saygı gösterilir, toplum en yukarıdan en aşağıya kadar aile formatında örgütlüdür. Akşamları belirli noktalarda mahalle eşrafı yaşlı-genç karışık oturarak birlikte yemek yer. Herkes sade ve aynı tip elbiseler giyer.

Edebiyat ve felsefeye düşkündürler. Her vatandaşın canı kıymetlidir, mecbur kalmadıkça savaşmazlar, mecbur kalmadıkça kendi vatandaşlarını ölüme sürmezler; düşmanları satın alırlar, birbirlerine düşürürler, rüşvet verirler, paralı asker tutarlar.

Benimsedikleri ana ilke yaşamın doğanın ilkelerine göre düzenlenmesidir. Kölelik vardır ama cezadan sayılır. Çok az sayıda yasa vardır, herkes bunları bilir, avukata gerek yoktur. Farklı inançlar bir arada laik düzende yaşar.

Herkes tarım işlerini bilir. İlave olarak dokumacılık, terzilik gibi yan işlerin öğrenilmesi de özendirilir. Kadın-erkek, genç-yaşlı herkes çalışır, dolayısıyla rahip-soylu-asker vb gibi üretim fazlasıyla beslenmek zorunda olan "üst" sınıflar yoktur, fazla üretmeye gerek yoktur. Seyahate çıkanların gittikleri yerlerde, memleketlerindekine benzer bir iş yapmaları (aylak durmamaları) beklenir.

Taraf tutma ve açgözlülük yargıya yerleşirse toplumu bir arada tutan en güçlü bağ olan adaleti söker atar.

Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley / 1946 / kitap özeti

İyimser gelecek hayali içeren Ütopya tarzı bir romandır. Herkes mutludur, azıcık sıkıntısı olan hemen bir Soma hapı yutarak mutlu oluverir. İnsanlar standart olarak çoğaltılır, amaca uygun genetik tasarım yapılır, eğitim şartlandırmayla verilir. İnsanlara kaçınılmaz yazgıları sevdirilir.

1984' ün aksine burada erotizm ve cinsellik özendirilir, "Herkes Herkesindir!" sloganıyla serbestlik sağlanır. 1984' teki gibi devletin sloganı vardır: "Cemaat, Özdeşlik, İstikrar". Yine 1984' ün aksine sürekli barış vardır.

Örtülü bir hiciv vardır, iyimser gelecek hayali bir nevi ceza gibidir. Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiç bir şeyin anlamı yoktur. Hiç bir şeyin bedeli yeterince ödenmiyordur.

İnsan soyu mekanik ünitelerde embriyodan başlayarak tasarlanır. Amaca uygun insan sınıfları vardır; Epsilonlar, Gamalar, Deltalar, Alfalar. Tek yumurta ikizlerinin yüzlercesi, birbirine benzeyen tipik insanlar! Eğer farklıysan yalnızlığa mahkum oluyorsun.

Standardizasyon sayesinde düşük sınıflardaki insanlar hallerinden memnun, asla kıyaslama yap(a)mayan, adeta canlı robotlar haline geliyor. Özgür VE insan olmak istemiyorlar, çalışmak ve Soma haplarına kavuşmak istiyorlar. Düşünmek, sorgulamak, değişim kavramları slogandaki İstikrar kavramıyla çeliştiği için bilinçli olarak köreltiliyor.

Eski usulde yaşayan insanlar bir yere tecrit edilmiş, sınırlar ve askerlerle kontrol altında tutuluyor. Bu yerler "Hayvanat Bahçesi" gibi gezilebiliyor.

Son tahlilde, tanrıların yasalarını toplumları idare eden kişiler dikte ediyor, İlahi Takdir düşüncesi, insanlardan çıkıyor.

7 Eylül 2017 Perşembe

1984 / George Orwell / 1949 / kitap özeti

Ütopya, geleceğe dair kusursuz bir düzen hayalidir.
Distopya, geleceğe dair karamsar bir düzen hayalidir.
Bu bağlamda 1984 ütopya değil, distopya sınıfındadır.

"Çiftdüşün" gücünü dikotomiden (ikilem) alır. Aynı anda hem gerçeğin farkında olmak hem de inkar etmektir. Hem unutmak hem de hatırlamaktır. Yaşadığımız günlerin tipik ahlaki çelişkilerini ifade eder.

"Bellek Deliği" unutmanın ve unutturmanın resmi formudur. Tek tip yayınlar, yandaş medya, mahalle baskısı, demokratik çoğunluğun gücünden azınlık aleyhine fırsatçı yararlanma hep bunun türevleridir.

"Tele Ekran" tek tip yayının servis edildiği ve aynı zamanda izleme/dinleme yapabilen bir cihazdır. Zamanımızın herkesi şüpheli gören, ihbarcılığı özendiren, diktayı güçlendiren bir olanaktır.

"YeniSöylem" dilin sadeleşmesi adına çiftdüşünü destekleyecek tarzda kelimelerin değiştirilmesi ve daha önemlisi azaltılmasıdır. Kelimeler kayboldukça hayal gücü ve düşünme becerisi de kaybolacaktır. Bugünün eski dile, islami söyleme ağırlık veren yaygın medya/hükümet söylemine benzer.

Kitap roman formatındadır, 1948 senesinde yazılmış, rakamların yerleri değiştirilerek 1984 olarak geleceğe uyarlanmıştır. İktidarda Parti vardır, Parti Büyük Biraderde vücut bulur. Büyük Biraderin resmi, heykeli her yerdedir ama kimse onu görmemiştir (aslında varlığı bile şüphelidir). Bireyler ölümlüdür ama Parti ölümsüzdür. Partinin sloganı "Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cahillik Güçtür" şeklindedir. Çiftdüşün mantığında, YeniSöyleme uygun ve ideolojinin uygulama biçimini vurgulayan bir ifadedir.

Dünyada 3 büyük bölgesel güç vardır, zaman zaman tarafları değişse bile sürekli olarak ikisi müttefik ve diğeriyle savaş halindedir. Savaş hep uzaktadır, sanaldır, arada bir esirler şehirde gösterilerek gerçek tadında tutulur. Üretim fazlası savaşa yönlendirilir, gerçekten üretildiği bile şüphelidir çünkü sürekli olarak bazı ürünler kıtlaşır. Savaş toprak veya doğal zenginlikler için değil, insan gücü içindir (demografik kış nedeniyle bu senaryo giderek daha olası hale geliyor).

"İki Dakikalık Nefret" topluca yapılan zorunlu bir ayindir. Bilinçli bir mesaj tele ekrandan verilir, topluca izlenir, mesaj verilirken topluluk da izlenir, esriklik haline ulaşılır. Düşünmeye gerek yoktur, hissedilir, inanılır, bilinçsizliktir.

Evlilik, cinsellikten arındırılmış bir görevdir. Parti için çocuk üretimi anlamındadır. Hakkını vererek sevişmek isyandı, arzu duymak düşünce suçuydu.

Toplum sınıflara ayrılmıştı. En ayrıcalıklı olanlar İç Partiydi, babadan oğula geçmezdi, girebilmek için sınavı geçmek gerekiyordu. Arkasından Dış Parti gelirdi, buraya da sınavla girilirdi. En sondaki proleterler önemsizdi, sadece çalışmalı ve kabullenmeliydiler. Eski yaşam biçimi proleterlerin arasında hala geçerliydi. Proleterler Tele Ekranla izlenmeye gerek bile duyulmayan aciz insanlardı. En tehlikeli kurum "Düşünce Polisi"ydi. Her zaman izleyen, sinsi, her şeye gücü yeten bir kolluk kuvvetiydi.

Dünyada her dönemde üç tür insan vardı: Yüksek - Orta - Aşağı. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin, eğer varsa, amacı, tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hçbir zaman ulaşamayan, sadece aşağı kesimdir! Uygarlığın bedeli, eşitsizlikle ödenmiştir.

Partinin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Kavrayamıyorlar, ilgilenmiyorlar ve dolayısıyla olan bitenden rahatsız da olmuyorlardı. Bireylerin amacı "insan kalmak" değil de "hayatta kalmaksa" zaten ne fark ederdi ki? Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi (Bugünün sosyal olayları bu fikrin uygulamada olduğunu gösteriyor). Sanayinin devamlılığı için üretimin artması, yoksulluğun devamı için ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu ve bu ancak sürekli savaş durumuyla sağlanabiliyordu. Sürekli savaşın, sürekli barıştan farkı yoktu. Sürekli savaş halinde askeri gereklilik de kalmıyordu. Kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar.

Hiyerarşik toplumu bitirmenin dört yolu vardır: Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir. Bunların hiçbiri tek başına işlemez, bir arada etkileşirler.

Devrimi korumak için diktatörlük kurulmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapılır.

1 Eylül 2017 Cuma

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens / Yuval Noah Harari / 2012 / kitap özeti

Bilişsel Devrim
1. Önemsiz Bir Hayvan
Yaklaşık 13,5 milyar yıl önce Big Bang ile madde, enerji, zaman ve uzay ortaya çıktı. - Fizik
Yaklaşık 13 milyar yıl önce madde, enerji, atom derken moleküller oluştu. - Kimya
Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce moleküllerden organizmalar oluştu. - Biyoloji
Yaklaşık 70 bin yıl önce Homo Sapiense ait organizmalar kültürü oluşturdu. - Tarih
Homo Sapiens "ayrıcalıklı" değildir, bir türe mensuptur, öncesi yani ailesi vardır. Zaman içinde evrimleşmiştir. 100 bin yıl önce en az 6 değişik insan türü vardı.
İnsandaki değişim doğanın yetişemeyeceği bir hızla gerçekleşti ve doğa (diğer türler) buna uyum sağlayamadılar, sonuçta insan lehine üstünlük oluştu.

2. Bilgi Ağacı
Sapiens diğer türlerden farklı olarak basit sesleri çıkarmanın ötesine geçerek konuşma dilini geliştirdi. Bu da kültür ve hayale giden yolu açtı. Efsaneler, mitler, tanrılar, dinler için zemin oluştu.
Sosyolojik araştırmalar dedikoduyla bir arada durabilen "doğal" bir grubun limitini 150 kişi olarak gösteriyor. Konuşma dili bu limitin aşılmasına yaradı.

3. Adem ve Havvanın Bir Günü
Tarım ve sanayi toplumları üyelerinin büyük bir kısmı evcil hayvanlardır! Bugün Yeni Zelanda' nın toplumu 4.5 milyon Sapiens ve 50 milyon koyundan oluşur. Tarıma geçişle birlikte Sapiens'in bilgi toplama ihtiyacı ve becerisi arttı.

4. Sel
Tarihsel kayıtlar Homo Sapiens' in diğer türler için bir seri katil olduğunu gösteriyor. Diğer türlere göre bir diğer önemli becerisi de değişen ortamlara hızlı uyum sağlayabilmesiydi. Doğayla barışık falan değiliz, bize rağmen hayatta kalabilen türler çiftlik hayvanları olacak.

Tarım Devrimi
5. Tarihin En Büyük Aldatmacası
Tarım Devrimi sanılanın aksine sadece Orta Doğuda değil, dünyanın farklı yerlerinde farklı lokal ürünlere dayalı olarak eşzamanlı başladı. Avcı-Toplayıcılar çeşitli gıdaları bir arada tüketen dengeli bir beslenme düzeninde yaşıyordu. Ancak tarıma geçişle birlikte artan gıdaya rağmen dengesiz ve kötü bir beslenme başladı.
Biz buğdayı DEĞİL, buğday bizi evcilleştirdi!
Tarım Devrimi insana birey olarak bir şey katamadı ama insan türüne önemli katkı sağladı. Evrimde geçerli olan sadece DNA kopyalamasıdır, Sapiens tarıma geçişle birlikte hızla çoğaldı. Tarım tuzaktı, artan nüfusu beslemenin tek çaresi daha fazla tarımdı, artık geri dönüş yoktu.
Stonehedge / İngiltere MÖ 2500 yıllarına aittir. Göbeklitepe / Türkiye kalıntıları MÖ 9500 yıllarına aittir. Avcı-Toplayıcılar her nasılsa bir tapınak inşa etmişlerdir?!
Sapiens sınırlı şartlarda doğal seleksiyona müdahale etmiştir. Evcil tavuk bugün dünyanın en yaygın kümes hayvanıdır. Evrimsel açıdan tavuklar tarım devrimiyle birlikte altın çağlarını yaşıyor(!) Aynı zamanda en zavallı türlerden biridir..

6. Piramitleri İnşa Etmek
Sapiens tarım için doğadaki bir alanı imar etmek zorunda kaldı. Bunlar küçük alanlardı. Tüm tarih dünya yüzeyinin bu küçücük %2 lik alanında olup bitti! İhtiyaçtan fazla gıda üretildiğinde bu fazlayla beslenen seçkinler, askerler, rahipler ortaya çıktı.
Tarihteki savaşların ve devrimlerin çoğu gıda kıtlığından kaynaklanmamıştır. Fransız Devrimini öncüleri aç çiftçiler değil, zengin avukatlardı.
Evrim eşitlik değil, farklılık üzerine kuruludur. Yaratılmamış ama evrimleşmişizdir. Haklar da mutasyona uğrayabilir. Özgürlük kuramsal olarak eşitlik fikriyle çelişkilidir. Mutluluk değil, hayatta kalmak önemlidir.
Medeniyetimizin konuşma dili sayesinde ve yaratılan mitlere dayanan hayali bir düzendir.

7. Fazla Dolu Hafıza
Toplumsal düzen hayali olduğu için sadece DNA kopyalanmasıyla sonraki nesillere aktarılamaz. Aktarım için bilinçli bir çaba gerekir. Artan bilgi miktarı aklıda tutmayı zorlaştırdığında önce sayıları peşinden de yazıyı icat ettik. Tarihte adı yazılmış ilk insan peygamber, komutan veya kral değil, muhasebeciydi. Eski Ahit (Tevrat) bile yıllarca sadece kulaktan kulağa aktarılmıştı. Yazmak yeterli değildi, yazılanları bulabilmek de gerekiyordu. Böylece özgür düşünce ve bütüncül bakış yerini bürokrasi ve sınıflandırmaya bıraktı.

8. Tarihte Adalet Yoktur
Ekonomi oyunu, gayrı resmi "cam tavanlar" ve çeşitli yasal kısıtlamalarla doludur. Ayrıcalıkların korunabilmesi için diğerlerinin sömürüsü her dönemde olagelmiştir. Kendini doğrulayan kehanetleri andıran toplumsal kısır döngüler (kölelik yasaklandı ama siyah-beyaz ırkçılığı devam etti) hiyerarşileri kalıcı hale getirebilir.
Biyoloji izin verir, kültür engeller. Mümkün olan şeyler tanımı gereği doğaldır ama eşcinselliği yine de ayıplarız. Doğal kavramı Hristiyanlık orjinlidir, "doğayı yaratan Tanrı'nın niyetiyle uyumlu" anlamına gelir. Oysa evrimin amacı yoktur. Organlar belli bir amaçla evrilmediği gibi, kullanılma biçimleri de sürekli gelişim halindedir.
Erkek ve Kadın biyolojik değil, toplumsal bir sınıflamadır.

İnsanoğlunun Birleşmesi
9. Tarihin Oku
Mitler ve kurgular, insanları doğumlarından itibaren belirli bir biçimde düşünmeye, bazı standartlara ve kurallara uygun olarak davranmaya ve belli şeyleri istemeye alıştırırlar. Böylelikle, milyonlarca yabancının etkili biçimde işbirliği yapmasını sağlayan yapay içgüdüler yaratmış olurlar. Bu yapay içgüdüler ağına "kültür" denir.
Her kültürün temel unsuru "bilişsel uyumsuzluktur". Bu farklılıklar bizi araştırmaya, eleştirmeye ve yeniden değerlendirmeye mecbur eder.
Tarih durmaksızın "birlik" yönünde ilerler. Hristiyanlığın mezheplere bölünmesi, İmparatorlukların dağılması vb sadece yoldaki kasislerdir. Bugün neredeyse tüm insanlar aynı jeopolitiğin (dünya siyasi haritası), aynı ekonomik sistemin (kapitalist piyasa ekonomisi), aynı hukuki sistemin (insan hakları), aynı bilimsel sistemin parçasıdır.
Homo Sapiens biz ve onlar kavramıyla evrimleşti. Milattan önceki bin yılda üç ayrı düzenleme görüldü:
  • Ekonomi - para. Tüccar için tüm dünya pazardı.
  • Siyasi - İmparatorluk. Kral için tüm dünya halkları tebaaydı.
  • Din - Semavi ve diğerleri (Budizm gibi). Peygamber için tüm dünya halkları inanlardı.
10. Paranın Kokusu
Şehirleşmeyle birlikte uzmanlaşmak rasyonelleşti. Takas yetersiz kalınca para icat edildi. Paranın dini yoktu. Din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.
Paranın icadı teknolojik değil, zihinsel bir devrimdi. Para, birikimleri kolay ve ucuz dönüştürebildiği, depolayabildiği ve taşıyabildiği için ticari ağların oluşumuna önemli katkı sağladı.

11. Emperyal Vizyonlar
İmparatorluğun iki temel özelliği vardır: Birincisi, çok sayıda birbirinden ayrı ve farklı kültürel kimlikleri - toprakları olan insan gruplarını yönetmektir. İkincisi, esnek sınırlara ve potansiyel olarak sınırsız iştaha sahip olmasıdır.
İmparatorluklar bir olgudur, iyi veya kötü değillerdir. Bugün görünmeyen küresel bir imparatorluğa doğru gidiyoruz.

12. Dinin Kanunu
Din bazı toplumsal standartları "sorgulanamaz" hale getirir. Din bu anlamda insanüstü düzene olan inanca dayanan bir insani değerler ve normlar sistemidir. Dinler evrensel ve tebliğcidir.
Çoktanrıcılık tek bir gücün varlığını yok saymaz, ancak bu güç önyargısızdır dolayısıyla insanların dünyevi istekleriyle ilgilenmez. Tektanrılı dinlerde de çeşitli azizler vb ile kısmi çoktanrıcı yaklaşım görülebilir.
Düalizmde dünya iyi-kötü güçlerin mücadele alanıdır. Tek tanrılı dinlerde iyi tanrının kötülüğe kayıtsız kalması açıklanamazken, düalizmde bu normaldir. Zerdüştlükle parlayan bu akım bugün tektanrılı dinlerde de görülüyor. Budizm sorunun kökeninde "arzu" olduğuna inandı, istemezsek mutlu olabileceğimize hükmetti. Meditasyonla anı yaşamaya odaklandı. Tektanrılı dinlerde soru "Tanrı vardır. Benden ne istiyor?" iken Budizmde soru "Acı vardır. Nasıl kaçınabilirim?" şeklindedir.
Modern çağdaki Liberalizm, Komünizm, Kapitalizm, Nasyonalizm ideoloji diye anılır ama dinden ne farkı vardır?
Hümanizm, insana tapınmak değil midir? Dünyadaki tüm türlerin ve dünyanın insana hizmet için var olduğuna inanırken aslında insana tapınmıyor muyuz? Hümanizm üç ana çizgiyi izledi: Bireysel (Kapitalizm), Toplumsal (Sosyalizm) ve Evrimsel. Artık düşük türleri imha etmeyi konuşmuyoruz ama süper insan yaratma çabası hala popüler.

13. Başarının Sırrı
Tarihin iki önemli özelliği vardır:
  • Sonradan Anlama Yanılgısı: O günün şartlarında alternatiflerden biri gerçekleşir ve daha sonra bunun doğal sonuç olduğuna dair mantıksal açıklamalar yapılır. Aslında olan biten sadece seçeneklerden biridir, rastgeledir. Tarih ikinci seviyeden kaotik bir sistemdir. Hava durumu birinci seviyedir, daha çok parametreyle daha iyi yorumlanabilir. Piyasalar ikinci seviyedir, yaşananlara göre tepki vererek sürekli değişirler.
  • Fayda Yanılgısı: Tarihin seçimleri insanlığın faydası için değildir. Tarih ilerlerken insanların daha iyi veya mutlu olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur.
Bilimsel Devrim
14. Cehaletin Keşfi
1500 yılından 2000 yılına kadar geçen dönemde insan nüfusu 14 kat artmasına rağmen üretim 240 kat ve enerji tüketimi 115 kat artmıştır.
Modern bilim üç önemli konuda önceki geleneklerden ayrılır: Cehaleti kabullenmek, Gözlem ve matematiğe verilen önem, Yeni güçlerin elde edilmesi. İstatistik giderek daha önemli hale geliyor.
Bilim, sanayi ve askeri teknoloji ancak kapitalist sistem ve sanayi devrimiyle birlikte birbirine bağlandı.

15. Bilimle İmparatorluğun Evliliği
Avrupa Emperyalizmi, dünyadaki diğer emperyal projelerden tamamen farklıydı, fetih yetmezdi aynı zamanda bilgi de edinilmeliydi.
Dilbilim ile Avrupalı İmparatorluklar daha kolay ve sağlam nüfuz edebildiklerini gördüler, kültürel farkları dikkate aldılar.

16. Kapitalist İtikat
Kredi fikrinin icadı önemli bir gelişmedir, sürekli gelişmeye olan inancın sonucudur, gelecek beklentisi bugünün parasına tahvil edilir. Adam Smith ekolü bireysel zenginleşmenin aynı zamanda topluma da yarar getirdiğine inanır. Kapitalist sistemdeki pürüz karların adil elde edilmesini ve dağıtılmasını garanti edememesidir.
Kapitalizmi sevmeyebiliriz ama onsuz yaşayamayız.

17. Sanayinin Çarkları
Sanayi Devrimi en temelde enerji dönüşümünde yaşanan bir devrimdir. Aslında ikinci Tarım Devrimidir. Üretmek yetmez, ürünler satılmalıdır, tüketim şarttır.

18. Kalıcı Bir Devrim
Dünya Homo Sapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM ye dönüştü. Aile ve toplum çökerken yerine piyasa ve devlet geçmektedir. Ulus, devletin; tüketici toplumsa piyasanın hayali topluluğudur.

19. Ve Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar
 Mutluluk somut durumla soyut beklentiler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Sosyal bilimciler mutluluk anketlerini zenginlik ve politik özgürlük gibi sosyoekonomik etkenlerle; biyologlarsa biyokimyasal ve genetik etkenlerle ilişkilendirirler.
Kimse lotoyu kazandığı için mutlu olmaz, vücuttaki mutluluk hissi veren hormon arttığı için mutlu olur.
Mutluluk aslında bir insanın hayatını anlamlı ve değerli görüp görmediğiyle ilgilidir. Evrimsel açıdan insanın amacı yoktur, yüklenen anlam sadece sanrıdır.

20. Homo Sapiensin Sonu
Doğal seçilimin yerine akıllı tasarım üç yolla koyulabilir:

  • Biyoloji Mühendisliği: Genlerimizle oynamak bizi öldürmez, ama belki Homo Sapiens'le o kadar çok oynarız ki, sonuçta Homo Sapiens olarak kalamayabiliriz. 
  • Siborg Mühendisliği: Beyin-bilgisayar ara yüz çalışması ürkütücüdür; beyni doğrudan internete veya pek çok beyni birbirine bağlayıp bir çeşit beyin interneti kurulursa ne olacaktır?
  • İnorganik Yaşamın Yaratılması: Yaratıcısından bağımsız olarak öğrenebilen ve kendisini evrim yoluyla geliştirebilen bir program yazıldığında ne olacaktır?
Sonsöz: Tanrıya Dönüşen Hayvan
Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?

30 Ağustos 2017 Çarşamba

amazon review: From Silk To Silicon / Jeffrey E. Garten / 2017


From Silk to Silicon: The Story of Globalization Through Ten Extraordinary Lives
From Silk to Silicon: The Story of Globalization Through Ten Extraordinary Lives

4.0 out of 5 stars Complementary to World Is Flat by Thomas Friedmann, August 30, 2017
Attractive subject. Nice to have a draft to think about origins of globalization.
Thomas Friedman / World Is Flat sets 10 items to make glaobalization possible. This is a alist of 10 people.
Author is humble about selecting 10 extraordinary people. I do agree with him for selected 10.
I think limiting with 10 is cumbersome.
For example, Ottoman Empire / Fatih Sultan Mehmet conquered Istanbul and opened a new era for humanity. He let different cultures - nationalities - genders - religous people to live AND trade AND pray in their own way.
Another example is Gorbachov, letting Soviet Empire to breakdown without hassel, leading the Berlin wall go down.

amazon highlights: From Silk To Silicon / Jeffrey E. Garten / 2017

Asia is pivotal to the future of the globe, and could have as much influence on the course of globalization as what happens in the United States and Europe. 

Globalization can reinforce and multiply positive trends, but it can just as easily accelerate the spread of highly damaging developments too. 

Globalization is about a growing connection among people of different nationalities. Globalization is about transmission of ideas across borders.  
It is about common vulnerability, be it climate change, public health emergencies, or recession. It is, in short, about goods, services, ideas, peaceful movements, and aggressive and destructive forces all coursing through the channels that have been opening and growing for centuries. Globalization is also a mind-set, focused on confidence that open societies that let in foreign influences are good, or, alternatively, reflecting convictions that national go-it-alone policies are a better way. The McKinsey Global Institute has said that the transformation of society is “happening ten times as fast and at 300 times the scale, or roughly 3,000 times the impact” of the Industrial Revolution. In the end, though, the world has always moved in the direction of more integration. History shows that the deep-seated problems that we confront today are not only challenges but opportunities.
INTRODUCTION
Every day we experience the ups and downs, the benefits and threats of a more interconnected world. In From Silk to Silicon I selected nine men and one woman who met several criteria. First, they had to be transformational leaders. I also identified people who could be characterized as “first movers,” those who initiated or were in on the ground floor of a powerful, fundamental trend or movement that had an outsize impact on the world. My subjects also had to be “doers” and not just thinkers, people who rolled up their sleeves and made something of global significance happen. None of my characters are saints, to be sure, and several in particular had dark sides and created considerable suffering in their wake.
1.      GENGHIS KHAN The Accidental Empire Builder 1162–1227
The Silk Road was also a transmission belt for the extensive interchange of culture and religion. The threat to this prospering global crossroads was political: centrifugal forces were breaking apart the power centers of Europe, the Islamic world, and China. The Mongols revolutionized warfare, which made their conquests possible, but the empire lasted so long because of the expansion of trade, transportation, and communication; the intermixing of people, ideas, and culture; and the unification of administrative procedures.
They did not impose political ideology or cultural or religious ideas on others but rather created an environment of extreme tolerance, so long as the basic governing regime wasn’t fundamentally challenged and so long as the booty flowed smoothly from the far-flung territories to the Mongolian center. Indifferent to controlling matters of religion or culture, the Mongols focused on building commerce and the physical, administrative, and legal infrastructure to help it flow freely.
Although the Mongols never occupied eastern Europe and the Mediterranean countries, they stimulated a revolution in productivity in these regions by exposing the West to specialized tools, new blast furnace technology, new crops that required less work to plant, and to new concepts such as paper money, primacy of state over church, and freedom of religion.
Asia is again ascending. It now accounts for nearly 50 percent of the global GDP. Its share of production of resources, trade, and investment has also reached levels critical to the global economy. It has the bulk of the world’s population. We are coming full circle. And it is a good bet that a new Silk Road, stretching from the Pacific to the Atlantic Ocean in both spirit and modern physical form, will continue to unfold throughout this century, increasing global interdependence by huge orders of magnitude.
2.      PRINCE HENRY The Explorer Who Made a Science of Discovery 1394–1460
Henry had led the way in turning a nation of peasant farmers and coastal fishermen into an empire built on oceanic discovery and overseas settlements. He had transformed Lisbon into a cosmopolitan hub for the increasingly international culture of seafaring business.
In the century after Prince Henry, continuous trade among all key regions of the earth was established for the first time, and the world was becoming a single network. An ever-expanding array of commodities and finished products were being interchanged—sugar, pepper, nutmeg, cloves, cinnamon, grain, wine, timber, gold, silver, silks, textiles, porcelain, horses, to name but a few. At the same time these vessels carried parasites and insects that would transplant malaria and smallpox from Eurasia to the Americas, and syphilis from the Western Hemisphere to Eurasia.
3.      ROBERT CLIVE The Rogue Who Captured India for the British Empire 1725–1774
The Company was becoming the embodiment of European mercantilism, a doctrine that justified the use of any measures, commercial or military, necessary to dominate global economic competition. Sometime around 1600, Sir Walter Raleigh encapsulated the mercantile view that would drive European leaders when he said, “Whosoever commands the trade of the world, commands the riches of the world and consequently the world itself.”
Clive laid the foundation for the East India Company to become an industrial powerhouse and for the Company to be the instrument with which Britain conquered India. As Oxford professor John Darwin writes, the British Empire was a global system connected by extensive links on all continents fostered by the British navy, which controlled the seas and was available to protect Britain’s colonies; by extensive diplomatic ties among the same participants; by deep cultural and educational exchanges; and, of course, by commercial and financial interdependencies—all intersecting in the government corridors in London.
This world system was strongly supported by a complex network of mail services, telegraph wires, undersea cables, passenger steamers, and eventually imperial air routes. The Company had advanced globalization in a number of ways. It responded to the massive increase in consumer demand in England by importing goods such as pepper, silk, tea, and opium from all over the world. It also exported goods from England.
The Company invested heavily in boats, ports, warehouses, and roads in dozens of its colonies, and in new trade and financial arrangements, such as insurance, that allowed trade to flourish among its territorial possessions. In this regard it not only facilitated trade to and from England but it made deals between other countries, as well—between China and India, for example. Furthermore, the East India Company showed how government and commercial enterprises of the same nation can make common cause in expanding commerce and culture across borders.
4.      MAYER AMSCHEL ROTHSCHILD The Godfather of Global Banking 1744–1812
What the Rothschilds did at a minimum was to serve their highly placed clients—extremely wealthy individuals, influential government officials, industrial titans, almost all operating across borders—by offering them the latest financial products, tailored for them, in large amounts, and in the most discreet or confidential manner that the client preferred.
The Rothschilds were among the first banks to allow people to deposit money in their home country, which could be withdrawn by a client or representative in a second country, in local currency. The House of Rothschild constituted a clearinghouse for international finance that began with three money centers—London, Frankfurt, and Paris—and was eventually extended to Vienna and Naples in the 1820s, with one of the five brothers residing in each city. The Rothschilds used this clearinghouse to pioneer advances in the international bond market, with significant financial, political, and social implications.
One reason the Rothschilds were able to make this system work was the resources that the family had amassed, but another was the level of trust they had built up by cultivating personal ties to public officials across the Continent. That’s how finance works. The close links among the brothers and the five branches allowed them to capture more information quicker than their competitors could, and therefore to obtain the best interest rates and the best currency values throughout Europe.
The Rothschilds led the development of a sophisticated international bond market not because no one had thought about doing it before but because no one had the capacity—the internal coordination, the logistical capability, the relationships, and the trust among all partners—to make it work in such volumes and with such reliability. Gathering news became a Rothschild obsession, and it drew the father and brothers closer to the inner circles of power; the closer they got, the better their insights became. By the early 1800s, the House of Rothschild was constantly upgrading its internal courier service to make it faster and more secure. They built redundancy into the system, using pigeons and stagecoaches to deliver copies of the same message on different routes.
The titans of banking shape the political and social structure because they decide who gets money and at what price. The global financial system allows the world to grow faster because it channels savings—excess money—into places where the money is needed, to facilitate trade, for example, or to build roads, ports, bridges, or new companies. Global finance is also precarious because problems in one part of the world can spread like a contagious disease.
5.      CYRUS FIELD The Tycoon Who Wired the Atlantic 1819–1892
The telegraph not only linked the world in real time but became a bridge to subsequent international communications breakthroughs—the radio in the 1920s, the telephone in the 1950s, the Internet in the 1990s.
The transatlantic cable would eventually have been built without Field, but it is hard to imagine how it could have been done as early as it was, when the technology was so underdeveloped, without someone like him to lead, inspire, and organize the financing, the technology, the wide array of talent, and, of course, the design and execution of the entire project.
Since communication is perhaps the most powerful force accelerating globalization, Field’s accomplishment was critical to furthering all that Genghis Khan, Prince Henry, and Mayer Amschel Rothschild began. Field’s transatlantic cable, and the cables that quickly followed it in other parts of the world, shrank time and space, making the world smaller and the spread of international influences of all kinds infinitely faster.
6.      JOHN D. ROCKEFELLER The Titan Who Built the Energy Industry and Also Launched Global Philanthropy 1839–1937
And beyond that, he used his astounding wealth to establish another industry—global philanthropy, a business that filled the vacuum between the international activities of governments and those of multinational corporations, and focused on challenges such as health and education around the world. Without oil wealth he would not have had the wherewithal to transform global health and education. Without his far-reaching philanthropic achievements he would not have been a role model for many millionaires and billionaires after him who made an impact on the world well beyond the commercial enterprises they ran. He lent money to his son at commercial rates of interest and often demanded the loan be repaid ahead of time, thereby compelling John to develop the habit of maintaining protective reserves.
Rockefeller consolidated his control over refining, storing, shipping, sales, and eventually the extraction of oil in the United States and abroad. He combined ruthlessly aggressive tactics with innovative organizational moves to enhance and streamline the management of Standard Oil, the corporate name under which all his oil-related interests operated. The rise of Standard Oil is attributable not only to Rockefeller’s aggressive tactics but also to his management acumen. His company was better managed than the others. He practiced extreme cost control. He pushed his company to innovate,
For his entire career, Rockefeller understood the value of surrounding himself with exceptional talent, which he did by identifying and acquiring experienced managers with every new takeover. It is also hard to exaggerate how hands-on he was. He kept the broader picture, the long-term vision and strategy, in clear view at the same time.
Rockefeller was also a great delegator. He would often implore his colleagues that neither he nor they should do anything that someone else could do. He deeply understood internal communications, coordination, and motivation.
His language was “we,” not “I.” He ruled, yes, but as the center of a circle of powerful colleagues. He strove to make decisions by consensus, and he would postpone most decisions until there was near-unanimous agreement. He believed in treating workers exceptionally well. He paid high wages, encouraged shorter hours, and showed great consideration for his staff. He favored a nation run by big industrial monopolies. He looked favorably on new ways for companies in distinct industries to “cooperate”—pools, consortiums, monopolies, and other arrangements that created a more stable and predictable environment.
As a preeminent American company, Standard Oil received extensive assistance from US embassies and consulates abroad. These new companies became the embodiment of modern multinational corporations, straddling continents with their global transportation and communications systems. They negotiated with, and often dominated, governments. They created highly sophisticated management systems to rebuild what Rockefeller had envisioned: vertical integration from exploration, to refining, to sales at the corner retail station; systems to mobilize finance on a massive scale; systems to oversee a multinational and multiethnic workforce.
Rockefeller wasn’t alone in this kind of endeavor; in fact, Andrew Carnegie’s investment in libraries around the world preceded Rockefeller’s first major gifts. But looking at the entire picture—the scope, the philosophy, the strategy, the organization—the oil baron became the father of modern global philanthropy.
Dispensing Rockefeller’s escalating fortune in an organized way required some clear principles. Among them: Surround yourself with the most impressive experts in the field and carefully identify the avenues of research that would add most to existing knowledge. Focus on the roots of the problem, aiming for prevention rather than just mitigating the symptoms. Standard Oil and the companies that grew out of it epitomize the influence that multinational companies have had on globalization. But few men in history have done more to power the world’s growth and development, to address some of its most pressing social problems, and to make the world more economically integrated.
7.      JEAN MONNET The Diplomat Who Reinvented Europe 1888–1979
He could not only envision big things but execute them. In June 1947, worried about the potential for a Communist takeover in war-weakened Europe, Washington announced a financial rescue operation in the form of the Marshall Plan, named for US secretary of state George Marshall. The plan asked Europe to come together to list its needs for recovery and reconstruction. At a conference of European governments the next month it was clear that, thanks to Monnet, France was better organized than other countries to apply aid effectively, and that its internally coordinated modernization plans should serve as a model for Europe. France received the lion’s share of American aid, fully funding Monnet’s plan for French modernization.
The United States also wanted a united Europe to share the burdens of global diplomacy and defense and to become a prosperous market for American exports. Monnet became the personification of the High Authority, a leader who saw the world through European eyes, not French eyes, or German eyes, or Italian eyes. He recruited a staff from throughout Europe that became the first cadre of “Eurocrats.” Monnet’s strength was his vision, not managerial detail.
Dwight Morrow: “There are two kinds of people—those who want to be someone and those who want to do something.”
8.      MARGARET THATCHER The Iron Lady Who Revived Free Markets 1925–2013
Margaret Roberts would one day become Margaret Thatcher, the first woman ever to become prime minister of Great Britain or leader of any major industrial democracy. She would go on to exceed this distinction by becoming the world’s most important advocate for freeing trade and investment from government control, selling off state-owned companies to the private sector, weakening labor unions, and, in general, allowing markets to link with one another to cross borders and build a web of connections that became—and remains—the motor force of globalization.
 “Thatcherism” resulted in the decimation of many communities, the impoverishment of many people, sharply rising inequality in an already class-ridden nation, and a society that favored the rich, the educated, and the connected over the rest.
some quotes from Abraham Lincoln: You cannot strengthen the weak by weakening the strong. You cannot bring about prosperity by discouraging thrift. You cannot help the wage-earner by pulling down the wage payer.
 “Don’t Tell Me What to Do, Because I Know That. Just Tell Me How.”
She hated the very notion of consensus, calling it “the process of abandoning all beliefs, principles, values and policies in search of something in which no one believes, but to which no one objects.” In relying so heavily on market forces to generate growth, Thatcher opened the floodgates to a version of winner-take-all globalization in which those lacking advantages in education, skills, or social connections suffer greatly.
Thatcher was not an originator of ideas; her gift was an ability to grasp important concepts and, above all, to simplify them in language that could mobilize an entire society to try radical reform. The future of globalization belongs to a judicious balance between the private and the public, between competition and collaboration, between the market and the state, between what nations can do on their own and what they must do together—in other words, between Thatcher and Monnet.
9.      ANDREW GROVE The Man behind the Third Industrial Revolution 1936–2016
If Noyce and Moore led the way toward a nonhierarchical management culture in Silicon Valley—the opposite of the corporate environment of the East Coast and a major factor in the creativity of the US technology industry—that alone would not have been enough. What was also required was decisive and highly disciplined management. Andy Grove’s great and distinctive contribution was to achieve both. Grove was inventing the management process that would make Moore’s law work in the real world.
Grove underlined the idea of an “inflection point”—a moment, or a period of time, when a set of forces are so overwhelming that they compel a fundamental change in the rules of the game for a company or an industry. This happened in banking, he writes, when cash machines replaced human tellers.  “Allow chaos,” he advised, “then rein it in.” The concept of inflection points is one of Grove’s most profound contributions to the theory of management in the unpredictable environment wrought by technology and globalization.
He was not just a visionary CEO, he was a leader who created an organization set up to anticipate change and respond quickly to inflection points. He thus captured the essence of what it takes for a high-technology company—or perhaps any ambitious company—to succeed in our era of extraordinary change and volatility. He showed the world what speed was, what precision was, what risk taking was, what take-no-prisoners competition was, how you should use recessions to your advantage by accelerating investments, how to learn from your mistakes and bounce back even stronger, how to rapidly scale up, and how to spread your presence to the corners of the earth. He gave us a vivid picture of how to survive and thrive in business when the only constant is mind-bending change.
Like the other leaders in this book, Grove did not create the forces that shaped his era, but he did exploit them with exceptional effectiveness. He is thus a pioneer of the modern communications age.
10.  DENG XIAOPING The Pragmatist Who Relaunched China 1904–1997
In joining China to the world and vice versa, Deng made globalization larger and deeper than ever, and he unleashed new forces that will move the center of global commerce and political influence from the West toward the East. Perfecting the Socialist ideal—a society without profits and greed—would come only gradually, in his view, and change would come through effective organization and management.
 “It doesn’t matter if the cat is black or white, so long as it catches the mouse it is a good cat,” Deng told the party.
Deng put economic development at the heart of all his efforts, with an emphasis on achieving a high rate of growth.  “When you open the windows for fresh air,” he once said, “some flies get in.” Deng was obsessed with science, technology, and education.
The dichotomy between his openness to experimenting with capitalism and his determination to maintain disciplined rule under an all-powerful Communist Party was perhaps the single most important feature of his philosophy and his manner of ruling. Deng led China out of the wilderness. He rescued it from being an isolated, backward nation in a world moving quickly toward advanced technological modernization and unprecedented prosperity, and he gave it the opportunity to become a central and vibrant part of a globalized society.
He wasn’t the only official in China who wanted to break with Mao and change direction, but he was the leader who commanded the influence, respect, experience, relationships, and political skills to do it. Deng initiated reforms that led to thirty years of growth averaging more than 9 percent annually—twice the average of other developing countries, and three times the average of developed nations.
Under Deng, China had accomplished in two decades what took other nations a century or more to do.